Yüksel Direnişi’ni kaydedenler ile söyleşi: “Kendi tarihimizi biriktiyoruz”

9 Kasım’da Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işten çıkarılan Nuriye Gülmen’in başlattığı Yüksel Direnişi birinci yılını geride bıraktı. Yüksel Direnişi’nin birinci yılına ilişkin Semih Özakça, Veli Saçılık ve Adnan Vural’la yaptığımız röportajların ardından kameramızı, kamerasını Yüksel Direnişi’ni kaydedenlere çevirdik.

Video aktivist Fotoğraf ve Sinema Emekçileri’nden (FOSEM) Deniz Yılmaz, Seyri Sokak’tan Sevgi Türkmen ve Oktay İnce, fotoğraf sanatçısı Mehmet Özer ve direniş sırasında bir video aktivist haline gelen yazar Turgut Türksoy Sendika.Org’un sorularını yanıtladı, direnişin bir yılını anlattı.

***

Yüksel Direnişi birinci yılını geride bıraktı. Bu aralıkta canlı yayınlarla, fotoğraflarla, videolarla Yüksel Direnişi göstermeye çalıştınız. Peki FOSEM’in, Seyri Sokak’ın orada gördüğü, göstermek istediği şey neydi?

Deniz Yılmaz: FOSEM’in orada en baştan beri göstermek istediği oradaki Nuriye ve Semih’in haklılığı, meşruluğu. Biz Nuriye ve Semih’in bu zamana kadar haklı olduğunu bildiğimiz için; halkın da bunu görmesini istediğimiz için canlı yayınlarımızla, fotoğraflarımızla, videolarımızla bunları duyurmaya çalıştık. Biz oradaki insanların yaşadığı işkenceleri, baskıları, zulümleri, gözaltıları tutuklamaları elimizden geldiğince, ilk gününden bugüne kadar bunları aktardık.

Nuriye’nin birinci yıl mektubunu, direnişçilere çağrısını okumuşsunuzdur orada da dediği gibi “Güzel insanlar” diyor “Yüksel’de direnen insanlar güzel insanlar” diyor. “Oradaki insanlar neyin ne olduğunu biliyor, haklılığımızı biliyor. Biz bütün halkımızın haklılığımızı bilmesini istiyoruz” diyor. Video aktivistler, basın emekçileri, fotoğrafçılar, bunların hepsinin amacı, bu haklı mücadeleyi bütün dünya çapında duyurmak.

Sevgi Türkmen: Seyri Sokak bir kolektif, daha çok kendini video eylemci olarak tanımlayan bir kolektif. Bizler muhabir olarak tanımlamıyoruz ya da yaptığımız iş bir haberciliğin de tam kabına sığmıyor aslında. Dolayısıyla apolitik insanlar da değiliz ve politik olmamızın, video eylemci olmamızın, bu iddiamızın sokakla buluştuğu şey Yüksel Direnişi’ydi. Orada zaten bir direniş var ve Seyri Sokak’ın da bir iddiası var, hem video eylemci, hem de eylemci olarak. Dolayısıyla direnişin ve Seyri Sokak’ın buluşmaması zaten anormal olurdu.

İlk günden beri grup içerisinde kendi organizasyonumuzu yaparak, herkesin gündelik başka işleri de oluyor tabii, o an kim çıkacaksa onu önceden konuşarak, akşam-öğlen açıklamaları, günlük organizasyonunu kendi aramızda yaparak mümkün olduğunca takip etmeye çalışıyoruz.

Habercilikten daha çok eylemcilik olarak tarif etmek daha doğru olur yani…

S.T.: Tabii sonuçta birer eylemci de oluyoruz çünkü neredeyse direnişçiler kadar gözaltına alınan arkadaşlarımız oluyor. Dolayısıyla polisin bakışı da bize “haberci” olarak değil, bizi de bir eylemci olarak görüyor. Seyri Sokak’ı takip ediyor mesela ne paylaşıldı, ne edildi diye.  Doğrudan isimle ve Seyri Sokak ismiyle, kişinin ismiyle hitap ediyor. O açıdan doğrudan muhabiriz ya da haberciyiz diye bir kalıba Seyri Sokak’ı sığdıramayız.

“Bir: Onlar haklıdır. İki: Onları seviyorum”

Peki ya neden Mehmet Özer bir fotoğraf sanatçısı olarak Yüksel’i takip etti, orayı fotoğraflarına aldı?

Mehmet Özer: Öncelikle orada olmamın nedeni bu talebin çok haklı ve doğru bir talep olmasıydı. Çünkü Nuriye ve Semih’in adı üzerinden biçimlenen “İşimizi geri istiyoruz” talebi aslında bu ülkede OHAL rejimiyle binlerce işçinin, memurun, öğretmenin, akademisyenin işine son verilmesinin bir sonucu olarak Nuriye ve Semih oradaydılar. Yani talepleri sadece kendilerine değil yüz elli bine yakın öğretmeni ve akademisyeni de ilgilendiriyordu. Doğru ve haklı bir talepti.

İkincisi cesaretlerine hayran kaldım. Çünkü korkunun egemen olduğu, sokakta gezdiği bir dönemde insanların bildiri dağıtmadığı, pankart asamadığı, sokaklarda ajitasyon çekemediği bir dönemde, itiraz edemediği bir dönemde genç bir kadın geldi dimdik durdu ve tutuklanana kadar sanıyorum 27 kez gözaltına alındı ama bir adım bile geri durmadı ve talebinde ısrarcı oldu. Bunun için de göze aldı. Bu kadar haklı ve doğru talep için göze alan insanın yanında durmak bizi insanlaştıran devrimci bir eylemdir, bu nedenle Nuriye ve Semih’in yanında durmayı seçtim.

Üçüncüsü, Nuriye’yle kurmuş olduğum özel bir ilişkidir. Biz fotoğrafçılar çoğunlukla fotoğrafımızda çarpan bir kalbin olması için çektiğimiz konunun özneleriyle ilişki kurarız. Onları tanımaya, anlamaya, onlar gibi düşünmeye hareket etmeye çalışırız ki ne yapabileceklerini kestirelim ya da fotoğraf öykümüzün içerisinde onları konumlandırabilelim diye. Ama bu o kadar sıcak, samimi ve o kadar içeriden insani bir ilişkiydi ki biz süreç içerisinde bir ağabey ve kardeş olduk. Adeta yollarımızın gözlendiği “Nerede kaldın? Geç kaldın” ya da “Dün niye gelmedin? Birkaç gündür yoksun, başına bir şey mi geldi?” gibi kaygıların öne çıktığı ve giderek benim de öznesi haline geldiğim, süreç içerisinde gözaltına alındığım, darp edildiğim ya da gaz yediğim dönemler oldu. Bir: Onları seviyorum. İki: Onlar haklıdır. Bu yüzden Yüksel Caddesi’ndeyim.

Bu bir yıl içinde yalnızca Yüksel Direnişi’ne değil, direnişin çevresindekilere, direnişi yayınlayanlara, fotoğraflayanlara yani oradaki muhalif basına yönelik de bir saldırı vardı. Nedendi bu saldırı? Neden Yüksel Caddesi’ni görünmez kılmaya çalıştılar?

D.Y.: İnsanların haklı mücadelesini bu zamana kadar görmelerini istemediklerini hepimiz biliyoruz. Amaç Nuriye ve Semih’i hapsedip göstermemek. Şuan hala hapis ortamındalar; Nuriye Numune’nin bodrum katında bir yerde kalıyor, camsız. Yaklaşık bir ay önceye kadar refakatçisi yoktu. Tek başına orada, kendi ihtiyaçlarını kolay kolay gideremeyecek durumda, 34 kiloya kadar düşmüş bir vaziyette. Bir ay öncesine kadar milletvekillerinin, halkın tepki göstermesinden dolayı en sonunda Beyza Gülmen, kız kardeşi refakatçi olarak girmesi kabul ettirildi.

Semih Özakça’yı tahliye ettiler. “Tamam, zaferi kazandık” olarak anlaşıldı ama bu zafer kazanma değil, zafer kazanmaya giden bir adım. Hapishaneden çıktı Semih Özakça ama ev hapsinde, açlık grevini bitirmiş durumda değil. Onların tek talepleri vardı, ilk günden bugüne kadar: “Biz, işimizi geri istiyoruz.” ‘Açlık grevini bitirin’, ‘niye direniyorsunuz’ gibi şeyler denildi ama Nuriye ve Semih’in hâlâ şuana kadar dediği şey “Biz işimizi geri istiyoruz. İşimizi geri aldığımız zaman açlık grevini bırakacağız.”

Genel olarak, FOSEM üzerinden demeyeyim, basın olarak konuşmak gerekirse yapılan haberler yurt dışında daha fazla gündemde kalıyor. Bunun sebebi: Türkiye’deki haber siteleri en az yirmi, otuz, kırk, elli kere kapatılıyor. Her haber sitesinden üçer dörder kişi tutuklanıyor, gözaltına alınıyor. Her türlü baskı zulüm üstümüzde kurulmaya çalışılıyor, elimizde ne var ne yok almaya çalışıyorlar. Ama şöyle oluyor: Elimizden fotoğraf makinelerimizi alıyorlar, alsınlar biz telefonlarımızla çekmeye devam ederiz. Telefonlarımızı alsınlar, gerekirse elimize kağıt kalem alırız biz orada olanları çizeriz. Bizim amacımız çünkü o alanı duyurmak.

En basitinden mahkeme günü. İçeriye telefon falan almıyorlardı, baya bir arama noktası kurulmuştu. İçeriye giren insanlar içerinin durumunu çizerek bize aktardı. Video aktivistlerde, basın emekçilerinde çare tükenmez. İstedikleri kadar bassınlar, kapatsınlar… Çoğu basın kuruluşunun altmışıncı, altmış beşinci kez kapatılışı, tekrar açılışı. Yani yılmayacağımızı hâlâ anlamadılar. Bir kapattın, on kapattın, yüz kapattın. Yine bu siteler, basın emekçileri işini yapmaktan vazgeçmeyecek. Sayfalar kapatılsın, kurumlar kapatılsın, basılsın gerekirse insanlar kendileri, bireysel olarak bu işe devam eder. Bu iş bir emek işi, gönüllülük ve yürek işi.

“Direniş devleti tehdit eder”

S.T: Bir kazanım diye düşünürsek, şuan bile kazanılmış bir durum. Devlet Yüksel’i, Konur’u kapatmış, kaç aydır da orası kapalı durumda. Dolayısıyla orada zaten var olan alan kazanılmış. Devlet onu kapatmaya çalışıyor. Sonuçta bunu yine her gün yapılan açıklamalarla bir şekilde gösteriyoruz dışarıya.

Tehdit edici bence, bu süreklilik tehdit edici.  Sonuçta haftada bir basın açıklaması olmuyor. Direniş devleti tehdit eder. Her gün devam eden bir hareket var sokakta. Açlık grevine devam eden ikiden fazla insan var. Göstermek istemez, kendi mekanizmasında “haklı tarafları” ile temellendirebilir. Zaten devletin bu sürecin bu kadar devam edeceğini öngörmediğini düşünüyorum. Çünkü sonuçta uzun bir süre hiçbir gözaltı olmadan Yüksel-Konur bir direniş alanı gibi herkesin katıldığı, halayların çekildiği, türkülerin söylendiği bir alandı. Ne zaman ki bu direniş artık tehdit etmeye başladı devleti, o zaman daha acımasız bir şekilde saldırdılar. Açlık grevine başlamakla beraber zaten bu en zirveye çıktı. Dolayısıyla devletin bunu kendi mekanizmalarında göstermek istememesi onun zihniyle çok anlaşılır.

“Dev insanlar değil bizim kızımız, bizim oğlumuz”

M.Ö.: Şöyle düşünün: Gözaltına aldıkları basın açıklaması eylemcilerini diyeyim, çünkü eylem biçimi basın açıklaması yapmak, bir saat sonra bırakıyorlar. Yani şu anlama geliyor: Hiçbir basın açıklaması eylemcisi suç işlemiyor. Dünyanın en meşru, en doğru, en haklı talebini, en masum biçimde ifade ediyorlar. Devletin buna tahammülü yok. Bazen soruyorum: “Neden görüntü alınmasından rahatsızsınız? Suç mu işliyorsunuz? Oysa yasa size bunu yapmayı yetki olarak veriyor. Silah kullanmayı gaz sıkmayı, yumruk atmayı, tekme atmayı, kurşun sıkmayı yetki veriyor. Yasa sizi koruyor, siz neden korkuyorsunuz? Üstelik de kamusal alanda yapıyorsunuz bunu siz.” Çünkü devlet kendi şiddetinin görünür olmasından rahatsız olduğu için habercilere, foto-muhabirlere, video aktivistlere yönelik de önlemler alıyor ve onları engellemeye çalışıyor. Evet bir şiddet sürüyor ve bu şiddetin görünür olması demek toplumsal tepkinin artması anlamına geliyor ki bir dönem büyük bir itiraza dönüştü Yüksel Caddesi’ndeki eylemin biçimi. Çünkü bu görünür kılınmıştı.

İkincisi, Nuriye’nin fotoğrafları Semih’in fotoğrafları bütün dünyada ‘bizim evin çocukları’ der gibi baktıkları fotoğraflardır. Orada direnen insanlar dev insanlar falan gibi değil bizim kızımız, bizim oğlumuz. Yakın ve sıcak görüntüler bütün dünyada da ses getirdi. Belki diyebilirim ki bu dönemde haberciliğin niteliği değişti biraz. Özellikle video aktivistlerin yaptığı çalışmalar takdire şayandır, çünkü gözaltı aracının içerisinden dahi yayın yapıyordu arkadaşlar. Tutuklama anında yayın yapıyorlar ve bir anda bütün sosyal medya üzerinden dünyaya yayınlanıyordu. Bu, sosyal medyanın ne kadar önemli olduğunu görsel metinlerin ne kadar önemli olduğunu ve insanları doğrudan bilgilendirdiğinin bir özel kanıtı oldu. Keza fotoğraf da sınavını verdi burada, fotoğraf bütün dünyada bu eylemi görünür kılmak ve itiraz etmenin bir aracı olarak kullanıldı ve her yerde sergiler açılarak kullanıldı. Diyebilirim ki 30 yıllık fotoğraf hayatımın içerisinde fotoğraflarımın en çok kullanıldığı bir döneme tekabül etti. Bu nedenle, evet şimdi de polis, kolluk güçleri zaman zaman taktik değiştirse de şiddet uyguluyor ya da şiddetin görülmesini engelliyor. Bu nedenle de basına, foto-muhabirlere, dijital aktivistlere karşı sert önlemler alabiliyor.

Turgut Türksoy: Bir kere Yüksel Direnişi, bir yılı aşkındır süren direniş, polisin değişik değişik, akla hayale gelmeyecek yöntemlerle bitirmeye çalıştığı bir eylem. Sonunda belki kitleselliği kırdılar ama direnişi kıramadılar, bunu da kendilerince sağdan soldan destekleyen bir kısım zayıf bir kitleyle yaptılar.

Bizim alternatif medya dediğimiz, muhalif medya dediğimiz, orada fotoğraf çeken, canlı yayın yapan, kaydeden arkadaşlara yöneldiler. ‘Siz olmasanız, bu kadar göstermeseniz, biz bunlara daha güzel dayak atarız, daha iyi işkence yaparız, kimsenin haberi olmaz ve bunlar da bu kadar direnemez’ diye düşündüler sanırım.

İnanır mısınız bazen bize gaz sıkmıyorlar, plastik mermi sıkmıyorlar; sadece bizi alkışlayanlara, bizi belgeleyenlere, fotoğraflarımızı ve videolarımızı çekenlere plastik mermi sıkıp gaz atıyorlar, onlara tekme atıyorlar. Şimdi son dönemde yeni bir şey var: Çevik kuvvet kalkanlarıyla, bizi aldıkları zaman muhalif medyanın çekimini önlemek için kalkanlarını kaldırıyorlar, o arada kimse görmeden ne yapabilirlerse yapmaya çalışıyorlar. Bir dönem yine muhalif medyadan arkadaşlar tanık olmasın diye sis bombası atıyorlardı. O sis bombasının perdesinin arkasında bize olmadık işkence yapıyorlardı. Bunu da denediler mesela, birkaç defa. Fakat yine de direnişi bastıramadıklarını gördüler.

Bence onların derdi daha çok bizim direnişimizi bastırmaktan öte, sokağa yaptıkları muamelelerle, oradaki alternatif medyaya yaptıkları müdahalelerle toplum üzerinde bir korku yaratmaya çalışmak, onları sindirmeye çalışmak olmalı. Şimdi onu başardıklarını zannederek artık neredeyse iki aydır gözaltı aracını hemen bizim açıklama yaptığımız yerin dibine kadar getiriyorlar, polis kalkanlarıyla önümüzü kapatıp eylemimizin belki de iki dakika bile sürmesine fırsat tanımadan hemen saldırıp arabanın içine atıyor. Bu herhalde, tahminime göre sokağı ve izleyenleri yıldırdıklarına inandıkları için ama bence yanılıyorlar, insanlar gerçekte yılmadılar.

“Kameranın varlığı işkenceyi azaltan bir şey”

Peki Yüksel Direnişi’nde en çok gözaltına alınan video aktivist sanıyorum sen oldun. Neden?

O.İ.: Saymadık ama öyle kabul edelim, buna bir cevabımız var aslında. Gözaltına alınmak, gözaltı aracından fotoğraf vermek, herhangi bir zamanda bizim camiamız açısından baktığında prestij konusu olan, prestijli şeyler. Bunu tümüyle yine medya anlamında, video anlamında, video eylem anlamında, kendi uğraş alanımızın içerisinde verilmiş cevaplar var.

Bizim düşüncemiz şudur: Görüntü ya da imaj aslında kaydetmiş olduğun eylemin tam olarak bir temsilini verebilmelidir. Tam olarak eylem nerede biter, diye bir soru var o zaman; eylem nerede biter ki biz eylemi nereye kadar kaydedeceğiz, diye bir soru var. Yanıtı oraya gelen fotoğraf makinelerine ve kameralara göre derece derece değişebilir. Mesela merkez medya, burjuva medya dediğimiz şey birkaç fotoğraf alır, televizyonda izleyebileceği birkaç sekans alır, oradan bir parça alır ve beş on dakika içerisinde oradan ayrılır. Mesela sosyalist basın gelir, biraz daha ısrarla orada direnişe destek verebileceği daha fazla, daha kapsamlı bir görüntü rejimi uygular. Bizim için ise, video eylemciler için ise eylem gözaltı işlemi yapıldıktan ve polisler kalkanlarıyla o koridoru, bizim önümüze, medyanın önüne engel olarak koyduktan sonra da içeride devam etmektedir. Devletin işkencesini uygulamak için oluşturduğu kör noktada insanların işkenceyle gözaltına alınması, daha sonra araçların içerisinde içeriye gaz sıkmak şeklinde işkencenin devam etmesi ve bu karakol sürecine kadar giden bir süreçtir. Karakolun dışına çıktıkları zaman bizim açımızdan eylem biter.

Bizim kayıt hedefimiz de eylemin tam bir temsilini vereceksek o an o insanların gözaltından çıktığı andır o.  O ana kadar bizim kameralarımız eğer yanımızdaysa bizim kayıtta olmamız gerekiyor. Dolayısıyla gözaltına en çok nerede alınıyoruz? Devletin oluşturduğu kör noktaya , polis barikatının arkasına geçip bizzat insanların işkenceyle gözaltı aracına bindirilme anını kaydetmekteki ısrarımız dolayısıyla oluyor. Mesela on gözaltı gördüysem altı-yedi tanesini bizzat arkaya geçtiğim için ve çok yakın plandan insanların işkenceyle gözaltına alındığını belgelediğim için oldu. Dün mesela hiçbir şekilde eylem içerisinde değildim yine aldılar, bundan kaynaklanıyor. Bu, tümüyle bir video eylem sürekliliğinin getirdiği bir şeydir aslında. Bu bir cesaret meselesi değil. Dediğim gibi gözaltının prestiji meselesi değil, kendi uğraşımızın içinde, tam anlamıyla eylemin tam bir temsilini verebilmek açısından o süreci tamamlamak.

O zaman video eylemcinin işi bahsettiğiniz kör noktayı aydınlatabilmek açığa çıkartabilmek…

O.İ.: Evet mümkün olduğu kadar o kör noktayı daraltmak. Çünkü o kör noktada kameranın varlığı aynı zamanda işkenceyi azaltan bir şey, tümüyle ortada kaldırmasa bile azaltan bir şey. O kör noktayı ortadan tümüyle kaldıramıyorsak bile mümkün olduğu kadar daraltabilme doğrultusunda eğilim göstermek, davranış göstermek.

“‘Cüzdanî ret politik bir mesele olarak ele alınmalı”

Peki ‘cüzdani ret’ nasıl gidiyor?

Daha tahsilat belgeleri ulaşmadığı için reddimizi ilan etmedik ama herhalde herkese ulaşmaya başladığında… Cüzdani reddin bende şöyle bir karşılığı var: İki tane banka, benim imzam olmadan bana avans açıp o avansı çektiğim gerekçesiyle haciz işlemleri yapmaya başlamışlardı, ben de o zaman ilan etmiştim cüzdanî reddi, “Benim onayım olmadan bu avansı açtınız” diye. Garanti Bankası’ydı birisi, davada kazandım Vakıfbank’la öyle bir şeyimiz var yine ödemeyeceğiz, siz bize sormadınız. Bizim işçilik zamanımızda maaşımızı onlardan aldığımız için “Avansımızı çekmiş gitmişsin” diyorlar.

Devletin Kabahatler Kanunu’ndan Yüksel direnişçilerine yazmış olduğu cezaların tahsili meselesinde bu sadece bir itiraz meselesi değil, doğrudan bir politik mesele olarak ele alıp yine başka bir direnişe dönüştürüp ödememeli. İptal edilmesi talebiyle buna cüzdanî ret demiştik, bence zaten de yapmak zorundayız, ödeyemeyiz zaten.

Şöyle de bir durum var: Bir grup eylemci var ve bir grup basın emekçisi. Bunun yetmediği yerde eylemciler kendi jurnal görevlerini görüyorlar yani kendileri çekip yayınlıyorlar. Yeni bir gazetecilik akımı oluşuyor aslında. Buna ne diyorsun?

M.Ö.: “İşimizi geri istiyoruz” basın açıklamacısı eylemcilerinin kendileri her şeye rağmen abluka altına alınmış, düşünün ki Yüksel Caddesi’nde karakol kurulmuştur. Çelik karavanlar içerisinde polisler bekliyorlar. İnsan Hakları Anıtı dünyanın hiçbir yerinde görülmemek üzere esir alınmıştır ve anıt adeta hapsedilmiştir ve hemen onun önündeyse insan olarak taleplerini haykıran beş insanın karşısında devletin resmisi, sivili, gayri resmisi; gazlısı, tuzlusu, biberlisi; mermilisi, kasklısı; kadını, erkeğiyle yüzlerce polis sadece beş tane insanı derdest etmek için bekliyor ve bir anda üzerlerine çullanıyorlar, ellerindeki kağıt pankartı parçalamak için çırpınıyorlar. Oradan bir parça koparmak sanki bir savaşı kazanmak gibi bir şey. Onlar da o kağıdı vermemeye çalışıyor. Tüm şey aslında, karikatür burada dönüyor. Bir kağıt parçası var. Üzerinde talep yazılı, Nuriye’nin ve Semih’İn resmi vardır. Basın açıklamacılar o pankartı korumaya, devlet de pankartı ele geçirmeye çalışıyor. Bunu yapan beş tane basın açıklamacısıyla devletin yüz tane resmi ve sivil polisi oluyor. Bu nedenle kendilerinin bu feda eylemlerinin, gaz yemeyi, dayak yemeyi, sopa yemeyi, hakarete uğramayı göze alarak ısrarcı olmak, ekmeğinde ısrarcı olmak, işinde ısrarcı olmak, eylemlerini görünür kılmak için sadece basına ya da dostlara değil kendilerine de görev düştüğünün farkındalar. Bu nedenle kendi eylemini görüntüleyen, kendi eylemini aktaran; aynı zamanda foto-muhabir, foto-jurnalist ve video-aktivist haline geldi arkadaşlar.

Peki Turgut Türksoy Yüksel Direnişi’ne nasıl katıldı? Nasıl Yüksel direnişçisi olmaya karar verdi?

T.T.: Ben aynı zamanda yayıncıyım, hayatım da Yüksel, Konur, Selanik buralarda geçiyor. Bir gün kitap bandrolü almak için İnsan Hakları Anıtı’nın önünden geçerken genç bir kızcağızı gördüm, elinde “İşimi geri istiyorum, KHK’yle işten atıldım” yazılı, ismi de yazılı. Tabii o zaman daha ismini bilmiyorduk. Tek başına duruyordu ayakta, gelen geçen kimse ilgilenmiyordu. Bir gece önce ben KHK’lerle, FETÖ bahanesiyle devrimci, aydın, solcu öğretmenlerin atıldığını duyduğumda, tek başıma Güvenpark’ta aynı eylemi yapmıştım. İki saat bekledim, kimse benle ilgilenmeyince sıkılıp gitmiştim(gülüyor). Onu görünce dedim ki “Herhalde bu da, kimse ilgilenmiyor bir iki saate sıkılır gider.”

Ertesi gün tekrar gördüm aynı yerde dikiliyordu, üçüncü gün tekrar gördüm. Arkadaşlarla akşam muhabbet ederken dedim ki “Bir genç kız var, elinde bir dövizle ‘İşimi geri istiyorum’ diye eylem yapıyor” dedim. Arkadaşların çoğu sokak gazetecisi olduğu için, onlar durumdan daha haberdarmış bana göre. Dediler ki “Hocam onu her gün polis sürükleye sürükleye gözaltına alıyor, götürüyor. Sonra kız tekrar geliyor, duruyor”deyince kendi kendime içimden dedim ki “O zaman bu kıza destek olmak lazım.”

Bana her gittiğim yerde ‘Yüksel direnişçisi’ diye bir sıfat yakıştırılıyor, ben bunu gerçek Yüksel direnişçilerine haksızlık olarak görüyorum. Ben Yüksel direnişçilerinin destekçisiyim. Yüksel direnişçileri gerçekte Nuriye Gülmen, Semih Özakça, Acun Karadağ, Veli Saçılık, Mehmet Dersulu, Nazife Onay ve Bodrum’dan, Malatya’dan ve de Düzce’den kendi özel direnişlerini bırakıp buraya desteğe gelen arkadaşlardır, gerçek sahipleri onlardır. Biz sadece destekçiyiz.

“Gözaltında canlı yayın yapabilme hakkını direnerek kazandık”

Bu direniş boyunca neredeyse her gözaltına alındığınızda gözaltı aracında canlı yayına geçiyorsunuz. Böyle bir şeyi yapma kararı almanıza neden olan nedir?

T.T.: Buna sebep gene Oktay arkadaş. Bir gün Oktay arkadaş arabanın yanına kadar gelerek bize yapılan işkenceyi canlı olarak yayınlarken Oktay’ın üzerine 20 tane çevik kuvvet polisi saldırıp elinden telefonu almaya çalıştılar ve sonuçta zorlukla da olsa aldılar. O gün karar verdik: Biz telefonlarımızı vermeyeceğiz. Çünkü biz kanuni anlamda bir gözaltına tabii tutulmuyoruz. Kabahatler Kanunu’ndan bize ceza yazıp hastaneye götürüp bırakıyorlar. Bizi Emniyet’e götürmeden telefonlarımıza el koyamazlar, bunu biliyoruz bu hakkımızı.

Defalarca bunu denediler zorla alırız dediler, telefonunuzu kırarız… Biz de vermedik. Yolun ortasındayken arabayı durdurup saldırdılar, telefonumu almaya çalıştılar, çünkü genelde benim telefonumdan yayın yapıyoruz. Buna rağmen vermedik ve Yüksel Caddesi’ni nasıl kazandıysak o telefonu üzerimizde bulundurma ve istediğimiz gibi canlı yayın yapabilme hakkını direnerek kazandık. Bu bir anlamda hemen arabayı yanımıza yaklaştırıp, iki dakikada meseleyi kapatmaya çalışmalarına karşı da bir tepki.

Biz orada eylemi arabada sürdürüyoruz aslında, gözaltı aracında. Orada söylememiz gerekenleri, canlı yayınla kitlelere aktarmaya çalışıyoruz. Yine taleplerimizi, şikayetlerimizi dile getiriyoruz, sıkıntılı olduğumuz meseleleri tek tek orada anlatıyoruz ve aslında alanda pankartın arkasında yaptığımız eylemlerde bir kişi konuşuyor. Oradaki tüm gözaltındaki arkadaşlarımız tek tek konuşuyor. Bu anlamda bizim için bu bir kazanımdır. Bunu mümkün olduğunca, gücümüz yettiğince sürdürmeye devam edeceğiz. Daha önceki eylemlerde yol üzerinde bizi iteklerken, sürüklerken de yapıyorduk ama kendi telefonumuzla yapamıyorduk, muhalif medyadan arkadaşlarımız bizi kaydediyordu. Gözaltında olunca, çaresiz olunca biz de kendi kendimize bu yayınları yapmaya başladık. İzlenme oranlarına bakınca herhalde işe yaradı gibi geliyor.

Peki ya FOSEM? FOSEM bu bir yıl içinde neler yaşadı?

D.Y.: Bu bir yıl içerisinde bizim aldığımız darbelerden birisi, Yüksel eylemleri üzerinden Nuriye ve Semih eylemlerini çeken iki FOSEM’ci arkadaşımız tutuklandı, hukuksuz bir şekilde. Meral Yıldırım Gökoğlu [röportajın yapıldığı 11 Kasım tarihinde] 39 gündür tutuklu, İsmail Cengiz Mumcu da 30 gündür tutuklu. Bu tutuklu arkadaşlarımız sürekli sürgün şeklinde, bir o hapishaneye, bir diğer hapishaneye, sürekli bir oradan bir oraya gönderiliyor yani. Görüş olayında sıkıntı çıkartıyorlar. Eşya götürmede, kıyafet götürmede falan sorun yaşatıyorlar.

Sayısız defa Yüksel’de teşhir edildik “Bu FOSEM’ci bunu alın” bu tarz yaptırımlarda bulundular. Sayısız kere gözaltına alındık. Çekim yaptırılmadı. Geldiler telefonlarımızı almaya çalıştılar. Bizim şuan 6-7 tane fotoğraf makinemiz, kameramız Emniyet’te, baskın zamanında aldılar. Bu tarz sıkıntılar yaşadık başlı başına, en büyük olarak.

“Sol içi rekabet, direnişe negatif olarak işledi”

Başından bu yana, bir yıl boyunca Yüksel Direnişi’nin tüm hallerini gördünüz. Belli bir aralık çok kalabalık olduğu, sonrasında ise yalnız Yüksel direnişçilerine daraldığı bir hal oluştu ve devam ediyor bu hal. Bu insanlar nerede şuan? Genel değerlendirmeniz nedir?

O.İ.: O ilk gelen kalabalık kitle nerede? O ilk gelen kalabalık kitlenin ne zaman ortaya çıktığını aslında bir şeyler söylersek, o kitlenin nerede olduğuna dair belki bir fikrimiz olur. Açlık grevinin 60’ıncı ya da 70’inci günleri arasında öyle kitlesel bir hal aldı. Bu konuda negatif olarak işleyen direnişin aleyhine işleyen iki şey oldu. Bir kere direniş temsili ve model bir eylemdi. Direnişçiler açısından da temsili ve model bir eylemdi, hem de Türkiye’de kamusal desteği çok olabilecek bir şeye sesleniyordu. KHK’lerle yüzbinlerce insan atılmış, OHAL karanlığı var, her şey yasaklanmış durumda. Herkes korku duvarı dolayısıyla evinde. Direnişin bu anlamda çok çabuk bir şekilde kamusal desteğe, evinde oturanlar açısından gönül desteğine kavuşması ilk 15-20 içerisinde oldu zaten. İnsanlar evinde otururken “Hah işte şimdi aynen böyle yapmak gerekir” diyerek bu direnişle doğrudan doğruya bir gönül bağı kurdu Yapılış biçimi son derece barışçıl, şiddete dayanmayan ve çok meşru bir şeydi. Talepleriyle meşru bir şeydi, ortaya çıkışıyla meşru bir şeydi. Evinde oturan insanlar açısından politik ayrım gözetmeksizin yani sadece sol değil, bu konuda kendini mağdur hisseden en azından Türkiye’nin yüzde 50’sinin gönlünü kazandı. Ama direnişin aleyhine işleyen sol içerisinde bazı durumlar vardı.

Birincisi sol içi rekabet meselesi. Onlar devletten önce, direnişi belli bir siyasi hareketle bağıntılı olarak düşündüler, o siyasi hareketle yaşadıkları tarihe göre, mevcut tarihe göre o direnişle politik arenada ne tür sorunlar yaşıyorlarsa o sorunlar etrafında direnişten uzak kalmayı seçtiler ve bunun için de birtakım politik gerekçeler ürettiler. Sol içi rekabetin, direnişe, sokaktaki desteğe negatif yansımasında özellikle solun kendi içerisinde direnişi belli bir siyasi gruba bağlaması ve uzak durması negatif olarak işledi.

İkincisi zaten zemin, yani devletin baskısı, OHAL koşulları ve insanların hâlâ üzerlerinden atamadıkları korku. Direnişin ilk başlarında bu, kitlesel desteğin iç ve dış nedenlerle insanların sokaktan uzak kalmasına yol açtı. Ama direniş devam ettikçe, insanların gözaltına rağmen hiçbir şekilde yılmadıkları görüldükçe o korku yavaş yavaş kırılmaya başladı. Oradaki ziyaretçiler gelip gidenler artmaya başladı. Ama sol muhalif örgütlerden kurumsal destekler hâlâ gelmiyordu. Açlık grevi sürecine girildi, “Direnişi bedenimize taşıyoruz” dediler çünkü direnişin seslendiği iki özel merkez vardı. Birincisi AKP’ye ve devlete sesleniyordu, “İşimi geri vereceksin” diyordu. İkincisi de sol kamuoyuna, özellikle ihraç edilen memurların öz örgütlerine, sendikalara ve o çevrede OHAL’den mağdur olan insanlara yaptığı bir sesleniş vardı. “Siz de direnin, gelin bizim gibi direnin” ya da “Bize destek verin” seslenişi vardı. Bu her iki cepheden de beklediği cevabı alamadığı için 120’nci gün de sadece Yüksel Caddesi’nde belli saatlerdeki seslenişlerle bu işin yürümeyeceği anlaşılınca, artık rutine binip, olağan gündelik bir hale gelince direnişçiler o zaman eylemi ikinci aşamaya, açlık grevine sıçrattılar.

Açlık grevi yine sol ve muhalefet kesiminde yine tartışmalara yol açtı. Birincisi zaten negatif bir bakış vardı. Direnişçiler sadece bireysel, kendi isimlerini kullanıyorlardı, herhangi bir hareketin ismini kullanmıyorlardı. Açlık grevi, çatlamak için bahane arıyordu sürekli destek vermesini beklediğimiz kesimde. Şöyle bir çatlamaya yol açtı: “Açlık grevi insanın hayatına mal olan bir eylemdir”, “Açlık grevi uygun bir eylem midir?”, “Sonu ölümle bitebilir” dolayısıyla ‘iyi’dir, ‘kötü’dür. Bu sefer o desteği bu tartışma böldü, uzun bir süre. “Açlık grev, uygun bir şey değildir” denildi, hatta KHK’yle ihraç edilen diğer akademisyenlerden 20’nci 30’uncu günlerde “Siz bırakın, biz sizin yerinize gelelim oturalım, biz sizin yerinize geçelim” şeklinde çağrılar oldu. Ama 60’ıncı ve 70’inci günde hem yavaş yavaş artık o cesaretin ortaya çıkmasıyla, hem de sol kurumlar, sendikalar, muhalif hareketler artık bu saatten sonra 60’ıncı gün artık kritik bir sürece giriyor çünkü, kendi kitlelerinden de, tabandan da bu konuda tepki almaya başladılar. Çünkü o insanların taraftarları tek tek, bireysel de olsa bizzat oraya gelip eylemlere katılmaya başladılar, o tabanda bu konuda çözülmeler başladı sendikaların ve diğerlerinin. O günden itibaren kurumsal destekler gelmeye başladı, sendikalar, odalar, Alevi dernekleridir, partilerdir; artık kurumsal olarak gelip açıklamalar yapmaya başladılar. Olayın hem kurumsal anlamda hem de kitle tabanı anlamında devleti kaygılandıran bir hal almasıyla beraber, devlet [Yüksel direnişçilerini] daha önce kerelerce gözaltına almış, hatta TEM’e götürmüş, hakkında örgüt davası açmış olmasına rağmen tutuklamamıştı, açlık grevinin ilk günü dahil olmak üzere. Devlet o zaman ikinci saldırısını gerçekleştirdi, Yüksel Caddesi’ni dağıtmak ve özellikle açlık grevi yapan iki direnişçinin doğrudan insanlarla yüz yüze gelmesinin – bu bizim için bir imaj tartışmasıdır, video ve fotoğraf açısından bir görüntü tartışmasıdır – onların doğrudan görüntülerinin, seslerinin, söylemlerinin etkisini ortadan kaldırabilmek için onları tutukladı.

“Öz örgütler kitlelerinden önce çekiliyor”

Tutukladığı andan itibaren, elbette ki Yüksel Caddesi’ndeki baskı katmerlendi, İnsan Hakları Anıtı abluka içerisine alındı, orada her türlü açıklama yasaklandı. Hem baskının kendisini yenilenerek yükselmesi, hem de aslında demokratik kamuoyunun yeni yeni başlayan tam anlamıyla direnişle organik bir bağ daha henüz kurmadan, başlangıç aşamasında olan desteğinin çok çabuk dağılmasına yol açtı. Bu baskıdan dolayı, zaten o kurumlar da aslında destek konusunda, en azından yönetimler düzeyinde çok fazla ısrarlı değillerdi ama kitlelerinin de bir baskısı vardı, bu yeni baskı süreci bireysel olarak tek tek oraya gelen birçok insanı geri çekti. Kitle desteğinin, kitle baskısının tabandan azalmasıyla birlikte daha önce zaten çok fazla kurumsal destek verme niyetinde olmayan kendi öz örgütleri de dahil – Eğitim-Sen ve KESK özellikle, birinci derecede adını anmam gerekiyor – eğer kitle çekiliyorsa onlar onlardan önce çekiliyor. Kendi misyonlarının gereği öyle diyelim, halbuki yönetim ve öncü konumundaki insanların belki en son terk etmesi gerekirken tabandaki baskı yeni konseptle, yani oranın dağıtılmasıyla birlikte geri çekilince yine örgütler de geri çekildi. O günden itibaren yeni tutuklamalar oldu, avukatlar tutuklandı. Şuan neredeyse, direnişin yakın çevresinde doğrudan onlara fiziksel destek veren, hukuki destek veren hiç kimseyi bırakmadı devlet. Bu saatten sonra da 60’ıncı ve 70’inci günlerdeki kitlesel desteğe tekrar ulaşmak çok zor çünkü zaman kendini tekrarlamaz.

D.Y.: Bu insanlar, korkmak olarak demeyeyim de, insanlarda şu var işte: “Tamam, biz gelelim destek olalım, gözaltına alınmayalım, bir şey olmasın.” Buradan şunu belirteyim: Orada gözaltına alınan insanlar, alınıyor Devlet Demiryolları Hastanesi’ne götürülüyor, sağlık muayenesi adı altında geçen bir işlem gerçekleştiriliyor, para cezası yazılıyor ve çıkıyorsun. ‘Karakola götüreleceğim, günlerce gözaltında kalacağım’ falan, bunlar yok. Bir yıl oldu, bir yıl içinde Yüksel Direnişi’ne destek veren gönülleri güzel insanların, orada olan insanların her birinin şuan nereden baksan, 10 bine yakın devlete borcu var. Bu insanlar işsiz insanlar, kamu emekçisi olan insanlar, işlerinden KHK’yle ihraç edilen insanlar, 10 bine yakın borçları var. Avukatlarla beraber gidip itiraz ettiğin zaman bunların bir kısmını, hatta duruma göre çoğunu bile ödemiyorsun bile. Bundan korkuyorlar. Bunu duyurduk dedik ki “Gözaltına alınıyorsun, hastaneye gidiyorsun, hastanede işlem yapılıyor çıkıyorsun.” 13.30’daki açıklamaya katılan insan akşam 18.00’daki açıklamaya da geliyor. Mantıken baktığında  taş çatlasın iki üç saat sürsün, bir işlem sürüyor sonra geri bırakılıyorlar. İnsanlar bunun farkında değil. Bu konuda bilinçlendirmeye çalıştık, söyledik elimizden geldiği kadar sesimizi duyurmaya çalıştık, diğer basın emekçileriyle beraber. Şuan böyle bir durum var.

S.T.: Seyri Sokak’ın var oluş amacı, sokaktaki direnişleri bir aktivist grubu olarak takip etmek. Gezi’den sonra bir araya gelip böyle bir kolektif oluşturduk ve Gezi’yle birlikte de daha organize, daha birbirimizden haberdar bir şekilde sokaktaki eylemleri, direnişleri, hareketi çekmeye ve onu sosyal medyada yayınlamaya başladık. Gezi’den sonra aslında Türkiye’de ve Ankara’da özelinde durgun bir hal vardı, sokak hareketlerinin çok yoğun olmadığı bir döneme girdik diyebilirim.

Gezi’den sonra ilk kez sokağın, özelinde Ankara’nın  hareketlendiği Yüksel Direnişi, Nuriye’nin Yüksel’e çıkmasıyla oluştu. Tabii ki bizim de kendimizi Yüksel’de, Nuriye’nin yanında bulmamız tesadüf değildi. Tam da Seyri Sokak’ın varoluş amacıydı orada olmak.  Oradan başladık diyebiliriz. Biz bu bir yıl içerisinde, süreci elimizden geldiğince takip etmeye çalıştık.

Direnişin devamlılığı açısından çok önemsediğim bir alan, yani bu süreklilik; sonuçta bu insanların bir yıldır her gün sokağa çıkıp her gün gözaltı ve polis saldırısıyla mücadele etmesi, gerçekten insana başını öne eğip saygı hissettiriyor. E tabii inişler çıkışlar oldu sonuçta, bir yıl çok uzun bir süre ve bunu, direnişin coşkusunu, enerjisini, duygusunu tutmak çok zor. Ama temelde şuan bir video aktivist olarak ve eylemci olarak diyeyim, açlık grevinin bir an önce bitmesi hepimizin gönlünden geçen, şuan oraya kilitlenmiş durumdayım kişisel olarak. Oranın devam etmemesi ve bundan sonra direniş her haliyle belki devam edecektir, onu bilemiyorum ama gidişat olarak , şuan ki geldiği konum olarak yine de devamlılığı, o enerjiyi hissediyorum açıkçası. Çekim yaparken de eylemcilerden, direnişçilerden yine aynı duyguyu çekim yaparken alıyorum.

En azından hala umut vaat eden bir nokta da yani…

S.T.: Tabii kesinlikle.

“Ekmeği onur sayıyorsan ekmeğin için dövüşmeyi göze almalısın”

Siz aynı zamanda 1996’daki ve 2000’lerdeki açlık grevlerini de bir fotoğraf sanatçısı olarak takip etmiş birisiniz. O zamanla bu zamanı karşılaştırmanızı istesek…

M.Ö.: Çok farklı iki dönem tabii karşılaştırmak, hem dönemin özellikleri nedeniyle, hem de talepleri nedeniyle çok doğru değil. 1996, 1984’ten beri başlayan ama 96’da doruğa çıkan cezaevi direnişleri var, açlık grevleri var; 2000’li yıllarda var. Bu dönemde temel bir özellik toplumsal duyarlılığın oldukça büyük olmasıydı ve bütün cezaevlerinde her siyasal çevrenin bedenini açlığa yatırmasıydı. Kurumların ve bireylerin toplumsal duyarlılığının da sokağa taşındığı dönemlerdi.

Çok önemli mücadele aşamalarından geçti, deneyimler kazandı cezaevleri. Tabii biz deneyimler biriktirirken burjuvazi de deneyimler biriktiriyor, o da kendi sınıflar mücadelesi içerisindeki pratiklerinden, bizim deneylerimizden biriktiriyor ve ona göre önlemler alıyor. F Tipi hücreler bunun bir uygulamasıydı.

Bugün toplum büyük bir suskunluğa itildi, teslim alındı, korkunun hatta egemen olduğu, itiraz etmek bir yana muhalif olmayı bile korku haline getiren geniş bir toplumsal kesimin olduğu; demokratik kitlelerin, sendikaların toplumsal tabanlarının kaydırıldığı, güçsüzleştirildiği ekonomik olanaklarının çökertildiği bir dönemden geçiyoruz. Yani dönemler çok aynı değil ama bir tek şey aynı irade ve feda ruhu. Hem 1984 yılında hem de 2000 yılında ve bugün de eğer ekmeği onur sayıyorsan ekmeğin için dövüşmeyi göze almalısın. İşçiler bunu göze alıyorlar, madene indiler kendilerini ölüme kilitlediler. Neden öğretmenler göze almasınlar ki? Çünkü ekmek onursa, emek onursa, alınteriyse onun için dövüşmeyi de göze alacaksın. Ekmeğinin sayısının, ekmeğinin tadının, ekmeğinin renginin başkaları tarafından değil senin tarafından belirlenmesini talep edeceksin ki onlar da bunu talep ettiler. Yıllardır birikmiş bir emeğin bir anda, bir gece de bir KHK ile ellerinden alınmasına karşı çıktılar. Bu kabul edilemezdi ve kabul etmedi arkadaşlarımız. Bu nedenle büyük bir suskunluğa karşı çok önemli bir sorumluluğu yerine getirdiklerine inanıyorum, sadece susarak saygı duyuyorum çünkü olağanüstü bir şey yaptıkları.

“Direnişin bir şeylere karşılık geldiğini gördük”

Peki bu bir yıl içerisinde unutmadığınız anlar olmuştur muhakkak. Onlardan bahsedebilir misiniz?

S.T.: Böyle bir direnişe tanıklık etmek aslında bizim gibi video aktivistler açısından pozitif, olumlu bir şey. Sonuçta biz de kendi tarihimizi biriktiriyoruz, direnişle birlikte. İlk başta tabii direnişçileri tanımıyorduk. Çekmeye başladık. Sonrasında hem duygusal bir ilişki gelişti, politik bir sorumluluk gelişti ve ondan sonra bir sürü anı da birikti. En nihayetinde şimdi artık bu bir yılı aşkındır devam eden bir ilişki, Seyri Sokak’la ve direnişçiler arasında bir ilişki gelişmiş oldu. Kendi anılarını, kendi duygusunu, düşüncesini de biriktirdi tabii. Ben çekerken mesela etkilendiğim şeylerden bahsedebilirim.

Koşullara baktığımız vakit, Türkiye’de gerçekten hepimizin duygu olarak  aslında hem ruhsal hem duygusal olarak bir sınırlılıktayız. OHAL’le birlikte bu bizi çok daha sıkıştırdı, alanlarımız çok sıkışık. Dolayısıyla Yüksel Direnişi’nin hepimize verdiği, ben çekerken bana verdiği bir coşku, bir iyi hal var; ruhsal bir iyi hali aldım ben oradan. Ve her zaman o duyguyla hareket ettim, fikren de mesela şöyle: Bu direniş başladığında açlık grevi konuşulmuyordu, sonra işte 120. günde açlık grevine başlandı. 120. güne mesela gelebileceğini hiçbirimiz öngöremedik. Yani bana ilk zamanlarda sorulsaydı “Bu kadar uzar mı?” Bir yıl oldu işte. Belki dönemin vermiş olduğu o olumsuz ruh haliyle “Bir şey olur mu acaba” diye soru işaretleri yaşadım tabii. Ama sonrasında günler geçiyor ve direniş hâlâ devam ediyor, o süreklilik hali o direnç hali aslında kişisel olarak benim de, hepimizin de belki uzun zamandır hissedemediği bir  inanca işaret etti.  Direnişin, kabul etmemenin, hesap sormanın bir şeylere karşılık geldiğini gördük.  İlla ki bir somut kazanç değil yani burada kazanım, “İşimi geri alırım ya da almam” ama bu direniş dünyada da Türkiye’de de kendini konuşturdu, ezilenlerin, mağdurların yüreğine bir serin su serpti ve inancı yaydı.

Dolayısıyla benim burada duygu olarak yaşadığım, kişisel olarak yitirilmeye yakın bir inancımın tekrar bu direnişle canlanması, ayağa kalkmasıydı. Bu da benim direnişle duygusal ve zihinsel bağımı daha da perçinlemiş oldu. Yani açlık grevi meselesinde yine aynı duyguya, yani “Nasıl olur, ne kadar gider” gibi, çünkü sonuçta o gruptan kendimizi dışarıda tutmuyorsunuz. Yüksel direnişçileriyle dediğim gibi sosyal-duygusal bir ilişki içindesiniz, dolayısıyla ondan bağımsız düşünemiyorsunuz.Teknik olarak gidip çekim yapıp hemen haberimi yayayım ya da yaptığım şeyi yayayım gibi bir kaygı yok, sadece o kaygı yok. Tabii ki bu direnişi yayma önemli bir kaygı ama o ilişki üzerinden bu direnişin gidişatını düşünüyorsunuz, artık mesele sizin meseleniz olmaya başlıyor. Açlık grevi sürecinde de mesela duygusal olarak çok gelgitler yaşadım. Bir sürü “Nasıl olur? Olur mu?” ya da “Gider mi? Devam eder mi?” işte geldi bugüne. Temel şey, benim en etkilendiğim şey bu direnişten, o kırılmaya yatkın bir inanç yatkın bir inanç kalıyor geriye, bir sürü şeye maruz kalıyorsunuz çünkü bu ülkede, o inancım daha perçinleştirdi ve hala o inançla hareket ediyorum sokakta diyebilirim.

M.Ö.: İlk günlerden bu yana takip ediyorum ve tarz olarak da farklı bir yöntem uyguladım. Derdim şuydu: Nuriye’nin ve Semih’in binlerce insanın talebinin ifadesi bulunan iş talebini nasıl görünür kılarım? Bir haberci gibi davranmayıp, haber niteliğinden daha çok talebin görünür olmasını sağlamaya çalışmalıydım. Bu nedenle de Nuriye’nin ve Semih’in çok özel, Yüksel Caddesi içerisindeki portrelerini, günlük yaşamlarını sürekli çektim. Bu çekiş sırasında her ikisiyle de çok özel diyaloglar ve insanî ilişkileri geliştiriyorsun, güvene dayalı, sevgiye dayalı, kaygıya dayalı, paylaşmaya dayalı şeyler.

Nuriye çok daha özeldir benim için bu açıdan. “Kızım” diye sevdiğim, hani Çınar’dan sonra birkaç kişiye ‘kızım’ desem bir tanesi de Nuriye’dir, ona da böyle sesleniyordum. Onunla kurduğumuz bu şeylerin dışında, yani günlük mücadelelerin dışındaki ilişki ve günlük konuşmalarımız benim hatıralarımdadır. “Seni görünce gülümsüyorum abi” derdi.Nuriye gün boyunca o alanda hem yorgun, hem üşümüş, hem aç, hem sürekli tedirgin, hem gözaltı; bunlarla beraber dimdik duran bir kadın ve yüz hatları da gergin ama beni gördüğünde gülümseye başlıyordu. Bu işte Nuriye’yle benim aramdaki sevgi bağının bir göstergesiydi.

Az önce bürodan gelirken kapıyı çekerken gözüm ilişti, yazmış olduğu bir mektupta bölüm vardı benim için. Orada diyor ki “Bana ‘serçem’ dediğini hiç unutmayacağım abi.” Mesela Nuriye’yi çağırdığımda “Serçem” diye çağrıyordum çünkü Yüksel Caddesi’nin serçelerine benziyordu gerçekten. Yerinde duramayan, kımıl kımıl, üşüyen ve sokulan bir Yüksel Caddesi serçesiydi. Üşüdüğü zaman ellerini avuçlarıma alır soluğumla ısıtırdım, ona “Serçem üşümüşsün” derdim. Bir insanı sevmek mi dersiniz? Evet, ben Nuriye’yi seviyorum.

D.Y.: En basitinden Esra Özakça’nın açlık grevinin 45’inci günü, Yüksel Caddesi’ne gelmişti. Yüksel Caddesi’ne geldiğinde insanlar çiçek aldı, Esra Özakça’ya vereceklerdi. 45 gün olduğu için Esra Özakça biraz yorgun bir şekildeydi. Her zaman beklenilen yerde, Mimarlar Odası’nın önünde beklerken, sandalye getirildi Esra Özakça oturdu. Tam çiçekler geldi, o gün Ahmet Telli oradaydı, şair. Bir iki şiir okudu. Çiçekler verilmeden önce yaklaşık bir on kişi falan dururken, biz de oradaydık, polis birden apar topar geldi, Esra Özakça’yı sürükleyerek Konur Sokak’ın sonuna kadar diğer tarafa kadar götürdü ve orada gözaltına almadı. Oradan geri aşağı anıtın oraya getirdi. Biz orada müdahale etmeye çalıştığımızda bizi yere yatırıp kollarımızı arkadan tutup; Esra Özakça’yı oradan götürene kadar bizi orada tuttular. Bir tek bizi de değil, basın emekçilerini de değil, orada çiçek vermek isteyenleri de… Çiçekleri parçaladılar. Orada açlık grevinin 45’inci gününde olan bir kadına bu şekilde bir işkence yapılıyor. Bu benim için en unutulmaz olaylardan biriydi benim için, gözümüzün önünde.

Biz video aktivistiz evet, biliyoruz ne tarafta durmamız gerektiğini. Şöyle bir olay da var, biz yeri geldiği zaman, FOSEM olarak, açıklamanın karşısındaysak yeri geldiği zaman da açıklamada oluyoruz. Açıklamaya ben de çıktım, çünkü bizim arkadaşlarımız tutuklandı, bu arkadaşlarımızın haklı olduğunu duyurmak için biz de o alandaydık, biz de çıktık. “Tutuklu arkadaşlarımız, basın emekçileri, devrimci basın susturulamaz. Serbest bırakılsınlar” dedik.

O gün işte mesela çıktığımda, arkamdaki konuşma, bu bir hafta on gün önce gelişen bir olay; duruyorum, elimde ozalit, polisler arkama geldi konuşuyorlar “Ya bu fotoğrafçı değil miydi? Karşıda duruyordu, bunun burada ne işi var?” Bu tarz bir konuşma geçiyor. O da diyor ki “Yok yok o gelir arada böyle”.  Gözaltına alıyorlar “İyi ya sen zayıfmışsın. Seni kaldırıp götürürüz direkt” diyor. Tutuyor götürüyor işkenceyle fiziksel zarar oluyor üzerinde. O gözaltına giden herkes bir yaralanma yaşamadan çıkmıyor. Bazen aracın içine biniyorlar aracın içinde saldırıyorlar, dışarıda kimse görmesin diye.

O.İ.: Öyle çok özel bir günü anlatamam ama “Seni etkileyen nasıl bir şeydi?” ya da “Öyle bir şeyi hatırlıyor musun?” dersen yine kendi uğraş alanımız gereği, direnişin medyası olmak açısından şunu söyleyebilirim: Nuriye Gülmen’in kendisinin mobil telefondan canlı yayın yapmaya başladığını gördüğüm zaman diyebilirim.

Biz video eylemciler, bütün medya gibi bir aracı konumundayız. Herhangi bir meseleyi ya da eylemi, eylemciler namına kaydeden ve gösteren insanlarız ama bizim Seyri Sokak olarak direnişçilerle kurduğumuz meyda ilişkisinde şöyle bir farklılık vardı: Biz bu aracılığı ortadan kaldırmak istedik aslında. Her zaman biz gelemeyebiliriz, her zaman biz çekemeyebiliriz bizzat direnişçilerin kendilerinin yapabilmesi için – mobil telefonlar şuan buna imkan veriyor – “Siz kendi eyleminizi, kendi direnişinizi kendiniz kaydeder ve kendiniz yayabilir hale gelmeniz gerekir” şeklinde bir ilişki kurmuştuk. Acun öğretmenle de öyle bir iletişimimiz oldu, daha sonra Nuriye ile Semih’le ve diğer direnişçilere de ellerindeki mobil telefonları online olarak kaydedebilir, canlı yayın yapabilir ve kaydedip paylaşılabilir hale getirmeleri için teknik olarak böyle bir şeyle donanmalarını, bilgi konusunda da bizim yardımcı olabileceğimiz her zaman onlara söyledik. Bu zaman içerisinde mobil telefonlarında öyle değişiklikler oldu, kendi Twitter ve Facebook sayfalarından da daha fazla izleyiciye ulaşmak ve kendisinin medya olmasını, biz şimdi Seyri Sokak olarak bunu bir anlamda kavramlaştırdık diyebiliriz, İngilizcesi ile ‘selfie of act’ diyoruz, yani eylemin kendi özkaydı ve özyayılması diyebiliriz buna.

Onlar da oraya sokağa çıktıklarında “Birtakım insanlar gelir bizi çekerler” diyerek bir medya anlamında pasif konumdaydılar. Bazen de gelip hiç çekilmedikleri zaman da olabiliyordu ve bir gün ben sokakta değilken, oradaki canlı yayınları izlerken bizzat Nuriye Gülmen’in kendisinin Yüksel Caddesi’nden Twitter hesabı üzerinden canlı yayın yapmaya başladığını gördüm. Bu benim açımdan, kendi uğraş alanımız açısından şuan aklıma ilk gelen şeydi. Önemliydi.

T.T.: Yüksel Direnişi’nin kendisi aslında bizzatihi hiç unutulmayacak bir adım. Ülke OHAL yasalarıyla, KHK’lerle polis devletine dönüştürülmekte, kapkaranlık bir dönemde yakılmış bir meşale olduğu için başlı başına hiç unutulmayacak.

On tane resmi ve sivil polis Nuriye’yi tutup anıtın yükseltisinden yüz üstü fırlattılar, burnu kırıldı, kaburga kemikleri zedelendi ama Nuriye dönüp sadece “Pisler” dedi. Hiç başka bir hakaret yok. Bu Yüksel Direnişi’nin tarzı açısından önemli. Bize neler yapsalar da biz onlara hakaret bile etmiyoruz. Sadece “Pis” demekle yetindi Nuriye. Bunu hiç unutamam.

İki: Veli Saçılık’ın annesini yerlerde sürükleyip, çamurlu yağmurlu bir gündü, yerlerde sürükleyip, çevik kuvvetler postallarıyla kafasına, yüzüne, sırtına bastıkları tekme attıkları günü asla unutamam.

Veli Saçılık’a onlarca plastik mermiyi iki metreden, bir metreden kafasına sırtına, o meşhur yerde oturup mavi kapüşonlu montuyla onlara karşı direndiği günü unutamam. Kolların bacakların kırıldığı, omuzların çıktığı günler oldu. Bütün kafeleri, gaza boğdukları günler oldu. TOMA’larla, biz beş kişiyiz, bize TOMA getirdiler. Çok espriler oldu atlı polisler geldi, “Yakında fil de gelecek herhalde” falan diye. Aslında hatırlayacağımız, güleceğimiz, mutlu olacağımız da çok anılarımız var.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mıdır peki?

D.Y.: İnsanlar oraya gelmeyi gitmeyi bırakıyorlar, bıraktıkları için direkt insanlar gözaltına alınıyorlar. Ha ama gözaltına alınan insanlar veya gelip giden insanlar, yürekleri güzel insanlar o direniş alanını bırakmayacaklar. Çağrı olarak mı söyleyeyim, bilemedim ama oradaki alan haklı ve meşru bir alan, o alan Nuriye ve Semih’in. Şöyle söyleyeyim: İnsan Hakları Anıtı gözaltına alınıyor. İnsan Hakları Anıtı… İnsanınız, haklarımız var ama haklarımız şuan gözaltında. En basitinden buna bile tepki gösterilmesi gerekiyor. Basın emekçileri olarak da şöyle söyleyeyim: Orada yapılan bir işkence gözaltı, her şey var orada yani bir gün bir şey oluyor, bir gün başka bir şey oluyor. Ne zaman ne yapacakları belli olmuyor. Bundan dolayı bunu daha fazla duyurmak için, bunu daha fazla yaygınlaştırmak için tabii ki herkesi oraya bekliyoruz; orada desteğe.

Hakkında YOL Medien- und Bildungwerk GmbH

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

x

Check Also

Filistin’de ‘Öfke Cuması’: Binlerce kişi sokakta

İsrail askerleri ile Filistinliler arasında çıkan çatışmalarda ...

Hrant Dink davasında 5 tahliye

Hrant Dink cinayeti davasında tutuklu yargılanan dönemin ...

ABD’nin Kudüs’ü “İsrail’in başkenti” olarak tanımasına kaşı Filistin halkı eylemlere başladı

ABD Başkanı Donald Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti ...

Kapatılan YOL TV’nin 20 Aralık’taki duruşmasına katılım çağrısı

PİRHA- RTÜK tarafından Türksat’ta yayını durdurulan YOL ...

Yol TV’mizi Geri İstiyoruz                

RTÜK tarafından 30 Aralık 2016 günü Türksat ...

Figen Yüksekdağ’a tahliye yok, dava 20 Şubat’a ertelendi

HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’ın yargılandığı ...

Demirtaş davası 14 Şubat’a ertelendi: Gelecek duruşma hazır edilecek

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutuklu ...

Arif Sağ, tedavi için Küba’ya gitti

Türk Halk Müziği’nin usta isimlerinden eski milletvekili ...

Sarraf itiraflarına devam ediyor

ABD’de Halkbank eski Genel Müdür Yardımcısı Mehmet ...

ABD, Kudüs kararını açıkladı!

ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in ...